19 Eyl 2011

Film gerçek olsa ya!

İstanbul'a yerleşiyor olmam, mevsimsel açıdan öyle bir zamana denk geldi ki hem yazlık hem kışlık giysilerimi götürmeliyim. Bir de benim gibi hiçbir giysisinden mahrum olmak istemeyen biri eminim 3-4 bavulu hazırlamıştı bile. Bir de tüm kitaplarımı götürmek istiyorum, üstelik yıllardır kapağını açmadığım kitaplarımı bile, sanki oraya okumaya gidiyormuşum gibi:)

Ayakkabılarım var bir de, eski-yeni, yazlık-kışlık, hiç birinden ayrılamam ki...

Gidiş uçak biletimi hazırladım vee o kadar eşyayı götürürken ekstra bagaj parası falan ödeyeceğime anneme de bir bilet aldım:) Yoo yo hayır anneme odamı falan temizletmek niyetim yok, hele ki orada bize güzel yemekler yapmasını isteyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. :P

Şaka bi yana annemin yaşayacağım yeri görmesi ve oraları gezdirmek niyetim. Evimizi, odamı, ofisimi ve boğazda çay içmenin keyfini göstermek amacım. Yani aslında ilişkimiz hem alıcı hem verici durumda. Yani her iki taraf kazanmış olacak:)

Aslında gönül isterdi ki "Up" filminde olduğu gibi tüm evimi yüzlerce balona bağlayıp herkesi ve her şeyimi birden götürebilmek. Annemi, babamı, kardeşlerimi..

Hiç ayrılmayalım, hiç özlem duymayalım diye..

...

Seni seviyorum. Seni seviyorum çünkü dünyadaki bütün aşklar aynı göle akan farklı ırmaklar gibidir. O gölde kavuştuktan sonra hepsi tek bir aşk olur, yağmur bereketiyle toprağa yağar.

Seni geçtiği her yerde bitkilere, ormanlara hayat veren bir nehir gibi seviyorum. Seni susayana su veren, insanları istedikleri menzile ulaştıran bir nehir gibi seviyorum.

Çağlayanlarda başka hızda koşacağını anlamış, çukurlarda dinlenmeyi öğrenmiş bir nehir gibi seviyorum seni. Seni seviyorum çünkü hepimiz aynı yerde, bizi hâlâ suyuyla besleyen aynı kaynaktan doğduk. O yüzden zayıf düştüğümüzde tek ilacımız biraz beklemektir. Elbet bahar gelir, kış karları eriyip bize taptaze bir enerji verir.

Bir dağın başında yapayalnız yola çıkan cılız bir su gibi seviyorum seni; o su giderek büyür, önüne çıkan başka sularla birleşir, ta ki hedefine giden yoldaki bütün engelleri yıkacak hale gelene kadar.

O yüzden sevgini içime alıyor, sana da sevgimi veriyorum. Bir erkeğin bir kadına, bir babanın kızına, Tanrı'nın bütün yarattıklarına duyduğu sevgi değil bu. Tıpkı niye o yollardan geçtiğini anlatamadan hedefine koşan bir nehir gibi, ismi ve açıklaması olmayan bir sevgi. Alacağı da vereceği de olmayan, sadece varlığını hissettiren bir sevgi. Asla senin olmayacağım, asla benim olmayacaksın, ama yine de söyleyebilirim: Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum.


Paulo Coelho - Elif

ALEPH by Raif Kurt from Raif Kurt on Vimeo.

Fotocanlar

Sevgili Alev ve Erkin'i çizmiştim. Blog takipçilerimle paylaşmadan olmazdı.

Arkada Erkin'in alevlehayat etiketli feedlerini yazmıştım ama burada belli belirsiz bıraktım, Alev kızıyor:))

İkinizi de çok seviyorum canlarım! ;)

3 Eyl 2011

Evim

Yazmak zekaya iyi gelir diyorlar. Bilmem hangi bitki de zekaya iyi geliyormuş. Kırmızı gıdalar şuna iyi, yeşiller buna diye, güzel şeylerin yanı sıra tükettiğimiz her şeyin kanserojen olduğu gazete ve tv’den duyurularak insanların kafası allak bullak edildi. Yani en azından benim öyle. Ne yiyeceğimi, neden uzak duracağımı şaşırdım, o nedenle her şeyi yiyorum sanırım.

Annem hepsini dinler mesela, sabah kuşağı programlarında güya vatandaşa faydalı bilgi adı altında alengirli tarifler verip bir yandan ticari kar sağlayan doktor amcalarımız çelmiştir annemin de aklını.

Bir sabah uyandığımda elinde koyu renk bir karışımla karşıma çıktığında anladım sağlıklı yaşam konusunda ne kadar çaresiz olduğumuzu. İçindekiler: pancar, havuç, elma, maydanoz ve sarımsak suyu. "İç bunu, karaciğere iyi gelir" dese de annem, sırf onu kırmamak adına içmiştim burnumu tıkayarak. Anne işte sen iyi ol diye yapmayacağı şey yok ki. İğrenç karışımlarla, sevmediğin sebzelerle beslemeye çalışsa da, her dışarıya çıkışlarında sorguya çekse de, ondan başka kimse böyle güzel sevemez ve böyle güzel kucaklayamaz seni.

Annelik olgusundan bahsetmek değildi aslında niyetim. İçimden geldiği gibi yazıyorum şu an, asıl anlatmaya çalıştığım her zaman geç fark ettiğimiz değerler. Hayatımda en değerli varlık diye düşününce, en başında annem geliyor benim için. Babam daha sonra. Aslında eşit. Hiç bir çocuk tam olarak bilememiştir bunu sanırım.

Ben hiç altmış gün uzak kalmadım ailemden, onlarsız bu kadar gece uyumadım, bu kadar sabah uyanmadım hiç.. Diyeceksiniz ki iki ayda mı anladın evinin değerini. E ben zaten bir adamın peşinde tüm yuvamı unutmuştum ki… Atınca tüm gereksiz şeyleri hayatından, biraz da uzak kaldın mı yuvandan anlıyorsun işte o zaman kendi yastığında huzurla uyumanın nasıl bir nimet olduğunu, anlıyorsun annenin yaptığı bir bamya yemeğinin bile güzelliğini ve anlıyorsun babanın senin için ağacında sarıp sarmalayarak sakladığı üzümün, böğürtlenin ne kadar lezzetli olduğunu.

Gereksiz düşüncelerini, geçmişini çıkarabiliyorsan aklından, karşına çıkan her olay ve her objeden bir pay, biraz mutluluk çıkarabiliyorsan hayattasın demektir benim için. Aksi halde yaşama bile.

Gördüğü çiçeği böceği selamlayan ve konuşan, yemeği, içeceği şükrederek ve koklayarak yiyip içen, ufacık şeylere güzel anlamlar yükleyerek deli deli sırıtan bir insan olup çıkıyorsun “değer” kavramını anladığın zaman. Alıp verdiğin nefes daha bir anlamlı geliyor, yüce geliyor.

Yalnız o kadar da değil. Gerçekten ayırdına varamadım nedendir bu farkındalık, bu çok önceden anlaşılması gereken değerler neden şimdi gün gibi ortaya çıkıyor ya da çıkmıştı da görmezden mi geliyordum hep… Dediğim gibi aşk sandığım o şey kör etmişti gözümü hayata karşı.

Ama mesela bir bayramdan, çocukluğumdan beri hiç bu kadar zevk almamıştım. Çocukluğumda nasıl yaşadıysam öyle yaşadım bu bayramı. Aynı şekilde bir bayramlık elbise ve ayakkabı aldım, tıpkı küçükken annemin sakladığı yerden çıkarıp verdiği ve mutlulukla giyip gezmelere gittiğimiz bayramlar gibiydi. Tek fark telefon mesajlarıydı ve tek fark ben artık büyüktüm, aile ise kalabalık. En güzeli de bir arada harika bir öğlen yemeği. Yedikçe yiyesin geliyor o anın mutluluğundan, dünyanın en kötü yiyeceği olsa yersin, o derece...

Uzun süre yuvadan uzak kalışının herkes üzerinde etkisini görüyorsun, “bu kadar mı seviliyormuşum ben” düşüncesiyle içten içe daha bir bağlanıyorsun aileye. Amcam hiç bu kadar güzel kucaklamamıştı mesela beni. Kuzenlerim, boyumu aşan kuzenlerim birbirinden tatlı... Babaanne hele, yaşlılık işte, “seni bir daha göremicem sandım kızım” diyerek zor kuruttuğum gözyaşlarımı yeniden fişeklerken, “dedem de olsaydı şu an” diye geçiyor aklımdan. "Şimdi o olsaydı fındık, fıstık, lokum yedirirdi zorla". İlk ve en büyük torunlarıyım ne de olsa, yerim ayrı. "İyi etmedim mi acaba şehrimi değiştirmekle, ama ben sık sık ziyarete gelirim zaten" diye düşüncelerle geçti tüm bayram.

Günler beklemekle, günler heves ve heyecanla geçiyor aslında, eşyaları ve tüm güzel anıları iki bavula doldurup gitme düşüncesinin de hüznüyle, yeni hayatımdaki güzelliklere doğru koşmak geliyor içimden, kökleri burada bırakarak yeniden kök salmak ve filizlenmek üzere.

Gerçi kendi odamda mutfaktan gelen peynirli sıkma ve omlet kokularıyla uyanmayı, kahvaltı sonrası yoldan bağırarak geçen biciciden yediğim biciyi, onbeş yaşındaki kardeşimle bilgisayar kavgalarımızı, kalınlaşan sesiyle arabesk şarkılarla dalga geçen şebekliğini, şehrimin sıcak sokaklarında yürümeyi, adım başı gördüğün yüzlerin hep tanıdık olmasını, sakinliğini ve yardımseverliğini, anneanne içliköftesini, ekşili dolmasını, tarhanasını, elma ağacı altında muhteşem kahvaltıları, asma altındaki hamakta kitap okumayı, dalından domates, biber toplayarak yemeyi, annemin her gün mahallede olup bitenleri sıkılmadan anlatmasını, kız kardeşimin her şeyini, baharda portakal çiçeği, yazın tezek, kışın kömür dumanı, dört mevsim kebap kokusunu çok ama çok özleyeceğim.

Böyle bir yuvada büyüdüğüm için şükürler olsun.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...